31 Aralık 2015 Perşembe

1189 - Karlı ada

kar yağıyorrr..
adada her yer kar..
karlı çam ağaçları..
kara batan ayaklar..
içimde çocukluktan kalan mutluluk..
gel gör ki;
yılbaşı akşamı için şehir planları vardı bb'nin
adanın başka planları var gibi..
ah yaramaz ada!
hadi bakalım, kim kazanacak..

8 Aralık 2015 Salı

1166 - Mazi kalbimde anı

uzun zamandır yapmadığım bir şey yapayım dedim ve blogdan (nam-ı diğer ada güncesi) faydalanarak üç sene önceye gittim.. üç sene önce bugün ada motorunda sigara içmişim.. fotoğrafı görünce çok iyi hatırladım o günü, eğitime gidiyordum, hatta bir sivil alan eğitimiydi, konusu, katılımcılar bile aklımda. dün gibi adeta! nasıl geçiyor yahu zaman? 

http://burgazadada.blogspot.com.tr/2012/12/71-yassah-kardesim.html 

7 Aralık 2015 Pazartesi

6 Aralık 2015 Pazar

1164 - Eder, vallahi eder

bugün vapurda adaya gelirken canım kitap okumak istemediç adayı öyle çok özlemiştim ki daha varmadan onu hissetmek istedim; ekşi sözlüğe bir bakayım dedim, ada hakkında yeni bir şeyler yazılmış mı, diye. önce şu ilgimi çekti: 

"evim, yurdum, kemiğim, türkülerim. ergün pastanesine akşam ışıkları arasında uzaktan bakarken bir kez daha aşık olduğum. sonra oturup bir dilim mülföyü nefes almadan mideye indirirken yan masamda oturan kır saçlı, fötr şapkalı ihtiyarla ekose atkılı o güzelim kadının ferahfeza makamı üzerine yaptıkları uzun uzadıya tartışmaya, pek de bir şey anlamadan da olsa kulak kesilirken, içimi huzurla dolduran güzelim yıldızım. baharın bir akşamüstü kıyıda bisiklet sürerken bisikleti kenara çekip deniz tarafındaki ağaçlarından topladığım eriklerle pantolon ceplerimi doldurduğum sonra da denize karşı bağdaş kurup hepiciğini midem ağrıyana kadar afiyetle yediğim güzeller güzeli sevgilim.
sait faik'in çatı katındaki yazı odasında pencereye karşı oturup kiliseyi izleye izleye sait'e mektup yazarken, hiçbir yere, hiçkimseye karşı hissedemediğim aidiyet duygusunu kendisine karşı bütün zerrelerimde hissettiğim. akşam vakti adakeyf'te rakımı yudumlarken denizin üzerinde oynaşan ışıklarına bakıp, yaşlılığımın da tek sahibi olmasını istediğim güzel kemiğim." 

sonra da şu: 
"işim, gücüm, hayalim.
bugün ben burgazada’daydım. tam bir yıl önce bugün olduğu gibi. ada vapuru yine mülteci gemisi gibiydi. ben yine vapurun burnuna doğru yanaştım. beraber oturduğumuz taraftaki koltuklar doluydu, yine de oradan ayrılmadım. yere doğru eğdim kafamı, bir götlük bir yer çarptı gözüme. oraya yönelirken “sığar mıyım lan acaba?” diye söylendim. “kaşık kadar götün var zaten” dediğini duyar gibi oldum. zaten o günden 10 kg daha zayıf olduğumu düşünürken çoktan oturmuştum. yeşil gömleğimi almam iyi olmuş yanıma, yine esiyordu çünkü. sen de yeşil yağmurluğunlaydın geçen sene. güneş yine aynı yerden gözümü delmeye başlayınca gözlüğümü çıkardım. yine “bi gözlük alamadım kendime ya” muhabbetine girdim senle. neyse ki o limon sıkacağını satan dayı yine oradaydı ve tek taraflı muhabbetime üç limon sıktı. hayretle izledim sıkışını, sana da gösterdim içimden. ilticamızın ilk durağı kınalı’ya gelince az kaldı dedim. sanki oradan burgazada iskelesini şak diye gösterebilecekmiş gibi gözlerimi kısıp uzakları kestim. “çok biliyorsun” demeni bekledim. yanımda ortadoğulu bir adam oturuyordu, aniden çantasından bir kafa çıktı ben uzakları keserken. kedi kafası. neyse ki miyavladı da kafanın devamının da çantada olduğunu anladım. “bu ne?” deyiverdim, sanki hiç yavru kedimiz olmamış gibi, hiç kedimiz yavrulamamış gibi. kolunu aradım sağda solda dürtmek için, “baksana şuna aynı chipotle değil mi?” diyebilmek için. ortadoğulu adamın da üç kedisi varmış üstelik. adada kedi gezdirmek neymiş diye söylendim içimden. içinde bulunduğumuz dört tarafı denizlerle çevrili kara parçası, burgazada iskelesine yanaştı. sırf şehir hatlarına bağlı diye burgazada’dan daha fazla nüfusa sahip bir şeye vapur dedik yine. iskeleye adımımı attım, tam 1 yıl önce bugün film şeridi gibi akmaya başladı gözümün önünden. kare kare, kelime kelime. önce o minik meydandaki ağaç dibine oturdum. içimi telaşlı bir taşikardi kapladı. çok heyecanlandım ya. o filmi tekrar yaşamam lazımdı, hemen şimdi. istediğim kareden başlayabilir miydim acaba? sırayı bozmamak en güzeli. ben yine rakı içmek için erken olduğunu söyleyip keyif kaçırayım ve oyun bozayım. ben o erken diyen ağzımın ta orta yerine sıçaydım da senin yüzün üç karış olmasaydı. yok mu beni silken diye bağırsaydım, o atlar yerine faytonlara vursaydım kendimi... 
itfaiyeye kadar yürüdüm, oradan yukarı rotayı çizeyim diye. beş on metre yürüdüm yürümedim, kafamı sağa çevirmemle o sokağı görmem bir oldu. o gün birlikte fotoğrafımız olan tek sokak. benim selfie çekmemdeki beceriksizliğe boylu boyunca tanık olan sokak. ikimizden başka kimsenin olmadığı, sağda evlerin, solda ağaçların olduğu sokak. güneşi doğu batı doğrultusunda alan, tam da geçen sene biz oradayken olduğu gibi yine eski asfaltı gözlerimi kamaştıran sokak. bir sene sonra beni yine aynı sıcaklıkla ama daha sessiz karşılayan sokak. içeri yöneldim, aynı açıdan ve fakat onar adım aralıkla üç fotoğraf çektim. hangisi orijinaline daha yakın diye baktım, üçünde de sen yoktun, biz yoktuk. yokuşa vurdum kendimi. sırayı bozmayıp sait faik’i ziyarete gitmem gerekiyordu. tahmin et ne oldu? tabii ki evi bulamadım. her zamanki dik kafalılığımla, yarım akıllı telefonuma ve akılsız başıma güvendim. “hadi artık soralım birine” demeni bekledim. kızdığında olduğu gibi bana adımla hitap etmeni istedim. senin sesinden adımı duymayı nasıl özledim. durdum, baktım, ne sen varsın, ne sesin. oracıkta uyuyan köpeğe selam verdim, sonra da bana en kıymetlisini nasıl koruduğunu anlatmasını istedim. üç saniye baktı yüzüme, sulanmış gözlerini kapattı ve uyumaya devam etti. sait faik’in evinin önünde buldum kendimi. nihayet dedim. sanki tesadüfen bulmamışım da bilinçli olarak oraya gelmişim gibi. kapının karşısındaki kaldırımda bir kızcağız oturuyordu. seninki gibi açık yeşil bir şey giymiş üstüne, sanki sana benzeyebilecekmiş gibi. kızı yadırgayıp öyle girdim içeri. müzeye değil de eve lahmacun götüren kurye gibi, kapıdan girer girmez çatı katına çıktım. sait faik’e mektup yazılan odada seni hayal ettim. yine mektup masasından uzak durdum, yazarken rahatsız olma diye. mektubun orada mıydı acaba hala, senin elinin değdiği kâğıt oracıkta mıydı hemen? yan odaya geçtim, iki dilim pencere önüne yerleştirilmiş koltuğa tekrar baktım. üzerinde hala “lütfen oturmayınız” yazıyordu. eğilip pencereden şöyle bir manzarayı kestim, sanki arkamda beni bekliyormuşsun gibi “insan burada tabi yazar olur manzaraya baksana” dedim. sait faik’e karşı daha fazla terbiyesizleşmeden aşağıya indim. evin etrafında üç tur attım, sait faik’in heykeline selam çakıp uzaklaştım. heykelin yanında yine sen vardın, orada kaldın. artık sahile inme ve rakı içme vakti gelmişti. oturdum yerimize. yerimiz dört kişilikti ama ben tektim. ben tektim ama orası bizim yerimizdi hala. sanki hepsini içebilecekmişim gibi 35’lik rakı istedim, bitmezse senin kadehine de koyardım ne var. güneş yavaştan aşağıya inmeye başladı, benim göz kapaklarım da öyle. biraz da kalkıp sahilin diğer tarafında yürümem gerekiyordu. henüz program sona ermemişti. kalpazankaya vardı daha görülmesi gereken. peki ne oldu dersin? tabii ki yine oraya kadar gidemedim. biraz yürüdükten sonra etraftaki her şey yabancı gelmeye başladı, o an anladım seninle oraya kadar yürüyememiştik. hemen seninle döndüğümüz noktadan geri döndüm, annesinden izinsiz evden uzaklaşan çocuk gibi yanlış yaptığımı hissettim. yanlışlar öldürücüdür. çünkü üç yanlış bir doğruyu öldürür ve doğrunun ölümlü olduğunu öğrenince hiçbir şey eskisi gibi olmaz. başladığımız noktadayız işte tekrar. ya da bittiğimiz. iskele, ben ve biz. keşke sen de yanımızda olsaydın. o dev vapura yine el ele binseydik. yine yürümekten ayaklarımıza iğne batıran yorgunluğu hissetseydik. benim yüzüm sadece güneşten kızarsaydı. senin gözlerin bu kadar güzel olmasaydı. sözlerin bu kadar güzel olmasaydı. sen olsaydın. ben olsaydım. biz olsaydık. üç vakte kadar iyi olsaydık. üç sene önce başladı sen hayalim. üç ay önce sen gittin. üç gün önce işten kovuldum. bugün benim doğum günüm. 
bugün ben burgazada’daydım. burgazada işim oldu, gücüm oldu, hayalim oldu. bir sen olamadı." 

içimi cızlattı bu hikaye, üzüldüm biten bir aşka daha..

bu arada adaya varmıştık bile, indim vapurdan, ışıl ışıldı ada, selam verdim, valizim olduğu için faytona bindim. faytoncu abi eğlenceliydi, gelene geçene gülerek laf attı.. gönüllüler evinin önünden geçerken bir baktım çocuklarla bir etkinlik yapılıyor, hoşuma gitti.. sahilde ilerlerken denize karşı banka oturmuş yaşlıca bir teyze gördüm, elinde asası, başında poşusu, yüzünde sert bir doğulu bakışı; ilk defa görüyordum bu teyzeyi, merak ettim.. yine o fikre gittim, benim atalarım karadenizli filan değildi bence, doğuluydu ya da başka bir şeydi.. yola devam ettik.. hamile bir kadın gördüm yürüyüş yapan, anne olmak istedim, olamayacak mıydım, of neyse.. biraz ileride bir anne ve kızını gördük yürüyen, aa ayıp ama üst üste.. evime geldim, valiz boşaltma, çamaşır derken emlakçı geldi eve, malum satılıyor ya ev, unutmuş muydunuz yoksa, önemli değil ben de bu konuyu unutmayı tercih ediyorum sıklıkla.. ev hakkında sorular sordu emlakçı bey, gezdi, fotoğraf çekti, ölçü aldı, "fiyat yüksek değil mi sizce" dedi, "bence iki katı eder" dedim.. gitti.. ben gitmedim, ben burada adadayım en sevdiğim yerde..