_yoruyor seni istanbul.
_dinlendir beni ada.
28 Şubat 2013 Perşembe
27 Şubat 2013 Çarşamba
152 - 152. günün hikayesi
sabah evden çıktım..
iskeleye yürürken (ve aynı anda nefes almaya çalışırken) bir an aklımdan geçmiş bulundu: "tramvay filan olsaydı bari!" o an iğrendim kendimden. imha ettim fikri. özür dilerim.
yukarı sokakları bugün süleyman abi değil, başkası (gençten biri ve kulaklıklı) süpürüyordu. neden, bilmiyorum..
salman abi'ye (adanın nalburu) uğradım. dün eve usta göndermişti bir iki ufak iş için. "borcum ne kadar", "istediğini ver, istersen hiç verme" zor oldu ama anlaştık sonunda. "hayırlı işler"imize doğru ayrıldık.
bakkala (pardon market - market mustafa) uğradım. çünkü alışveriş bizde şöyle işliyor: telefonla sipariş verdiğinizde ödeme yapmıyorsunuz, yazıyorlar hesabınıza. sonra bir ara uğrayıp hesap kapatıyorsunuz. bildiğiniz veresiye! bugün ben de birikmişleri temizleyeyim dedim ve gittim. bakkalın sahipleri 3 kardeş. en büyüğüyle ilk taşındığım zaman tanışmıştım. o da ilk zaman sorularımla tanışmıştı mecburen: köpekler bir şey yapar mı? adada yalnız yaşamak tehlikeli mi? fayton hep var mı? kışın çok mu zor? vs vs... hepsine cevap vermişti sağolsun. sonra da hiç rastlaşmamıştık tekrar. bugün görünce sordu: "iyi geçti mi ada kışı?" cevap verdim: "geçmedi ki daha. ama şükür diyelim."
genelde ben ve bineceğim vapur iskeleye eş zamanlı yanaşıyoruz, malum. bugün bir değişiklik yapıp, ben önce vardım (e hadi, tebrik edin!) ve ergün'de kahvaltı ettim. (ergün pastanesini ve muhteşem kol böreğini daha sonra özel olarak anlatayım, olur mu?)
kahvaltı ederken carlos'u gördüm. pas vermedi, bozuldum.. (şimdi siz carlos'un kim olduğunu da merak edersiniz. tanışacaksınız, sabırlı olun.)
11:00 kadıköy-kabataş vapuruna bindim. kitap okudum. 2 kez telefonla konuştum. biri iş, biri arkadaş sohbeti. ikincisini kapattıktan sonra, montumu giymiş inmek üzereyken karşımdaki amca: "adaya misafir geldin galiba?" "yo, adada yaşıyorum." "yeni demek ki." "niye ki?" "adada yaşayanlar bu kadar neşeli olamaz!" işte şimdi neşelendim! "hep neşeli değilim, merak etme." dedim. dedim ama aklımın bir köşesinde takılı kaldı cümle: adada yaşayanlar neşeli olmaz. hmmm......
iskele civarında olması gereken dükkanlardan daha önce bahsetmiştik. market, yeme-içme yerleri gibi.. bunlardan biri -ki gerçekten önemli biri- de kuaför. çünkü adada kışın kuaför yok! e kadın bir adalıysanız arada kuaföre ihtiyacınız oluyor haliyle. (bu bölüm sadece kadın kariler içindir, erkek kariler bir sonraki paragrafa sıçrayabilir) biliyorsunuz, kadınlar için hassas konudur kuaför. tek bir kuaförü vardır her kadının - "benim kuaförüm" dediği. o kuaförde çalışanlar güvenini kazanmıştır, ne istediğini ne istemediğini bilir. ayrıca hijyen de önemlidir. bu nedenle öyle her kuaföre gidilmez. ben de sıradan bir kadın olarak manikür, saç kesimi gibi hassas işlemler için hala kendi kuaförüme (moda'da) gidiyorum. ama adada yaşamaya başladıktan sonra fön gibi daha basit işler için tanımadığım, bilmediğim kuaförlere de _zorunlu olarak_ güvenmeyi öğrendim. bir kaç deneme sonunda kadıköy'de ve bostancı'da iskelelere yakın ve düzgün birer kuaför buldum. kabataş'taki ilk denemeyi ise bugün gerçekleştirdim. iskeleye çok yakın olmasa da, dünyanın en yavaş ve en kötü (üzgünüm ama öyle) fön çeken ustalarından birini barındıran bir yer buldum. sonraki denemelerde diğer ustalar denenecek artık. diğer ustalar da sonuç vermezse, yeni kuaför aramalarıyla devam eder denemeler.
kuaförden çıktım, starbucks gördüm, tahrik oldum. neyse ki hala zamanım vardı. oturdum, kahvemi içtim. (adalılar -ve ergün ve nadir- nefret edecek benden ama, evet, adada starbucks olsun istiyorum.) bu arada 4 telefon konuşması yaptım: 2 arkadaş - 2 iş. biriyle adadan bahsettik, ada bloğumun adresini verdim. telefonu kapattıktan sonra ben işime döndüm ama korkarım o işine dönemedi. bütün gün bloğu okudu, okudukça bana mesajlar attı, mutlu etti. (bu yazıyı da okuyacak, okurken kendini anlayacak. "hoşgeldin aramıza, ada ve ben bekliyoruz seni ilk fırsatta!")
tramvaya bindim, cağaloğlu'na gittim. hala vaktim vardı. kitapçılar gördüm, yine tahrik! birine girdim. evde okunmayı bekleyen bir dolu kitap olmasına rağmen bir kez daha yenildim, kitaplar aldım, yine neşeli oldum. (hay allah!)
toplantıya girdim.
toplantıdan çıktım.
tramvaya bindim, kabataş'a gittim. hayal ettiğim: vapur saatine kadar rahat rahat yemek yemekti. gerçekleşen: 1 saat boyunca telefonda konuşmak oldu. üst üste, farklı farklı kişilerle ve hep iş! (ağzımda bir şey olduğunu karşımdakine çaktırmadan konuşmaları sürdürmek hayli zor oldu.)
16:30 vapuruna bindim. çaycı çocuğa sordum: "priz var mı bir yerlerde?" çünkü telefonumun şarjı bitmek üzereydi ama işle ilgili telefonlar gelmeye devam edecekti, emindim. "arka salonda var". hiç huyum olmadığı halde şarj aşkına arka salona geçtim. iki tane priz buldum, iki tane çalışmayan priz. olan şarj yetsin allahım, dualarıyla oturdum. bir ara çaycı geldi, "çalışmıyor bu prizler" dedim. "taktınız mı?" "evet taktım ve çalışmıyor." "çalışmıyor demek ki." ne diyeceğimi bilemedim, güldüm.
sabahki ve şimdiki vapurda aynı küçük çocuk vardı, aslında kendisi canlı taklidi yapan kurulmuş bir oyuncak bebek bence: yürürken susuyor, oturttuğunuz anda başlıyor ağlamaya. bu nedenledir ki, bir annesi, bir babası, çocuğun elinden tutup vapurun içinde volta attılar yolculuk boyunca. bir ara yemek yedirdiler: anne yediren, baba elindeki oyuncakla dikkati dağıtan rolünde (klasik kadın erkek rolleri - volta atanın da daha çok kadın olduğunu söylememe bilmem gerek var mı?) çocuk güzeldi yine de, her çocuk gibi.
ben, yeni kitaplarımdan birini seçmiş okuyordum bu arada; daha önce hiç okumadığım nobel ödüllü bir yazar: jose saramago. neden onun kitabını aldığımı kitabın adını öğrenince anlayacaksınız. işte geliyor: bilinmeyen adanın öyküsü!! incecik bir kitap, sıcacık bir öykü. daha kınalı'ya varmadan bitti bile. (tavsiye edilir. ve yazar okunacaklar listesine eklenir.)
yan sırada 3 kadın vardı - vapura bindikleri andan itibaren örgü örmekte olan 3 kadın. aynı iple (kopkoyu bir yeşil) ayrı örgüler. sanki ördükleri parçalar birleşecek de bir bütünü oluşturacak. biri ayağa kalktı, en yaşlıları ve başı örtülü ve gözlüklü olan. tam "sayın yolcularımız, güvenli ve rahat bir yolculuk için lütfen vapurun kapalı ve açık alanlarında sigara içmeyiniz" anonsunun üstüne kalktı ayağa. ve dışarı çıktı. adaya yanaşmak üzereydik, montumu giyme bahanesiyle ayağa kalktım ve kapının penceresinden dışarı baktım. evet, tahmin ettiğim gibi sigara içiyordu. (seni gidi yaramaz teyze seni!)
hazır ayaktayken, ayağa kalkmış birini yakalamaya çalışan 2 turiste (1 çift) yakalandım."hangi ada bu?" "burgaz." "prens adası hangisi?" gülmemeye çalışarak: "hepsi!" zavallılar, sanmışlar ki tek bir prens adası var. ben hepsi deyince afalladılar tabi, birbirlerine bakakaldılar bir süre, hangi adaya gitmeleri gerektiğine bakışarak karar vereceklermiş gibi. erkek olan döndü sonra "hangisi en güzeli?" dedi. güldüm yine. "ben burgaz'da yaşıyorum. tabi ki en güzeli burası diyeceğim." nihayet onlar da güldü. "ama büyükada ve heybeli daha meşhur ve büyük. siz bilirsiniz." teşekkür ettiler. ayrılırken seslendim "heybeli bundan sonraki, büyükada da ondan sonraki." indim vapurdan.
kavuştum adamla. evimin yolunu tuttum..
iskeleye yürürken (ve aynı anda nefes almaya çalışırken) bir an aklımdan geçmiş bulundu: "tramvay filan olsaydı bari!" o an iğrendim kendimden. imha ettim fikri. özür dilerim.
yukarı sokakları bugün süleyman abi değil, başkası (gençten biri ve kulaklıklı) süpürüyordu. neden, bilmiyorum..
salman abi'ye (adanın nalburu) uğradım. dün eve usta göndermişti bir iki ufak iş için. "borcum ne kadar", "istediğini ver, istersen hiç verme" zor oldu ama anlaştık sonunda. "hayırlı işler"imize doğru ayrıldık.
bakkala (pardon market - market mustafa) uğradım. çünkü alışveriş bizde şöyle işliyor: telefonla sipariş verdiğinizde ödeme yapmıyorsunuz, yazıyorlar hesabınıza. sonra bir ara uğrayıp hesap kapatıyorsunuz. bildiğiniz veresiye! bugün ben de birikmişleri temizleyeyim dedim ve gittim. bakkalın sahipleri 3 kardeş. en büyüğüyle ilk taşındığım zaman tanışmıştım. o da ilk zaman sorularımla tanışmıştı mecburen: köpekler bir şey yapar mı? adada yalnız yaşamak tehlikeli mi? fayton hep var mı? kışın çok mu zor? vs vs... hepsine cevap vermişti sağolsun. sonra da hiç rastlaşmamıştık tekrar. bugün görünce sordu: "iyi geçti mi ada kışı?" cevap verdim: "geçmedi ki daha. ama şükür diyelim."
genelde ben ve bineceğim vapur iskeleye eş zamanlı yanaşıyoruz, malum. bugün bir değişiklik yapıp, ben önce vardım (e hadi, tebrik edin!) ve ergün'de kahvaltı ettim. (ergün pastanesini ve muhteşem kol böreğini daha sonra özel olarak anlatayım, olur mu?)
kahvaltı ederken carlos'u gördüm. pas vermedi, bozuldum.. (şimdi siz carlos'un kim olduğunu da merak edersiniz. tanışacaksınız, sabırlı olun.)
11:00 kadıköy-kabataş vapuruna bindim. kitap okudum. 2 kez telefonla konuştum. biri iş, biri arkadaş sohbeti. ikincisini kapattıktan sonra, montumu giymiş inmek üzereyken karşımdaki amca: "adaya misafir geldin galiba?" "yo, adada yaşıyorum." "yeni demek ki." "niye ki?" "adada yaşayanlar bu kadar neşeli olamaz!" işte şimdi neşelendim! "hep neşeli değilim, merak etme." dedim. dedim ama aklımın bir köşesinde takılı kaldı cümle: adada yaşayanlar neşeli olmaz. hmmm......
iskele civarında olması gereken dükkanlardan daha önce bahsetmiştik. market, yeme-içme yerleri gibi.. bunlardan biri -ki gerçekten önemli biri- de kuaför. çünkü adada kışın kuaför yok! e kadın bir adalıysanız arada kuaföre ihtiyacınız oluyor haliyle. (bu bölüm sadece kadın kariler içindir, erkek kariler bir sonraki paragrafa sıçrayabilir) biliyorsunuz, kadınlar için hassas konudur kuaför. tek bir kuaförü vardır her kadının - "benim kuaförüm" dediği. o kuaförde çalışanlar güvenini kazanmıştır, ne istediğini ne istemediğini bilir. ayrıca hijyen de önemlidir. bu nedenle öyle her kuaföre gidilmez. ben de sıradan bir kadın olarak manikür, saç kesimi gibi hassas işlemler için hala kendi kuaförüme (moda'da) gidiyorum. ama adada yaşamaya başladıktan sonra fön gibi daha basit işler için tanımadığım, bilmediğim kuaförlere de _zorunlu olarak_ güvenmeyi öğrendim. bir kaç deneme sonunda kadıköy'de ve bostancı'da iskelelere yakın ve düzgün birer kuaför buldum. kabataş'taki ilk denemeyi ise bugün gerçekleştirdim. iskeleye çok yakın olmasa da, dünyanın en yavaş ve en kötü (üzgünüm ama öyle) fön çeken ustalarından birini barındıran bir yer buldum. sonraki denemelerde diğer ustalar denenecek artık. diğer ustalar da sonuç vermezse, yeni kuaför aramalarıyla devam eder denemeler.
kuaförden çıktım, starbucks gördüm, tahrik oldum. neyse ki hala zamanım vardı. oturdum, kahvemi içtim. (adalılar -ve ergün ve nadir- nefret edecek benden ama, evet, adada starbucks olsun istiyorum.) bu arada 4 telefon konuşması yaptım: 2 arkadaş - 2 iş. biriyle adadan bahsettik, ada bloğumun adresini verdim. telefonu kapattıktan sonra ben işime döndüm ama korkarım o işine dönemedi. bütün gün bloğu okudu, okudukça bana mesajlar attı, mutlu etti. (bu yazıyı da okuyacak, okurken kendini anlayacak. "hoşgeldin aramıza, ada ve ben bekliyoruz seni ilk fırsatta!")
tramvaya bindim, cağaloğlu'na gittim. hala vaktim vardı. kitapçılar gördüm, yine tahrik! birine girdim. evde okunmayı bekleyen bir dolu kitap olmasına rağmen bir kez daha yenildim, kitaplar aldım, yine neşeli oldum. (hay allah!)
toplantıya girdim.
toplantıdan çıktım.
tramvaya bindim, kabataş'a gittim. hayal ettiğim: vapur saatine kadar rahat rahat yemek yemekti. gerçekleşen: 1 saat boyunca telefonda konuşmak oldu. üst üste, farklı farklı kişilerle ve hep iş! (ağzımda bir şey olduğunu karşımdakine çaktırmadan konuşmaları sürdürmek hayli zor oldu.)
16:30 vapuruna bindim. çaycı çocuğa sordum: "priz var mı bir yerlerde?" çünkü telefonumun şarjı bitmek üzereydi ama işle ilgili telefonlar gelmeye devam edecekti, emindim. "arka salonda var". hiç huyum olmadığı halde şarj aşkına arka salona geçtim. iki tane priz buldum, iki tane çalışmayan priz. olan şarj yetsin allahım, dualarıyla oturdum. bir ara çaycı geldi, "çalışmıyor bu prizler" dedim. "taktınız mı?" "evet taktım ve çalışmıyor." "çalışmıyor demek ki." ne diyeceğimi bilemedim, güldüm.
sabahki ve şimdiki vapurda aynı küçük çocuk vardı, aslında kendisi canlı taklidi yapan kurulmuş bir oyuncak bebek bence: yürürken susuyor, oturttuğunuz anda başlıyor ağlamaya. bu nedenledir ki, bir annesi, bir babası, çocuğun elinden tutup vapurun içinde volta attılar yolculuk boyunca. bir ara yemek yedirdiler: anne yediren, baba elindeki oyuncakla dikkati dağıtan rolünde (klasik kadın erkek rolleri - volta atanın da daha çok kadın olduğunu söylememe bilmem gerek var mı?) çocuk güzeldi yine de, her çocuk gibi.
ben, yeni kitaplarımdan birini seçmiş okuyordum bu arada; daha önce hiç okumadığım nobel ödüllü bir yazar: jose saramago. neden onun kitabını aldığımı kitabın adını öğrenince anlayacaksınız. işte geliyor: bilinmeyen adanın öyküsü!! incecik bir kitap, sıcacık bir öykü. daha kınalı'ya varmadan bitti bile. (tavsiye edilir. ve yazar okunacaklar listesine eklenir.)
yan sırada 3 kadın vardı - vapura bindikleri andan itibaren örgü örmekte olan 3 kadın. aynı iple (kopkoyu bir yeşil) ayrı örgüler. sanki ördükleri parçalar birleşecek de bir bütünü oluşturacak. biri ayağa kalktı, en yaşlıları ve başı örtülü ve gözlüklü olan. tam "sayın yolcularımız, güvenli ve rahat bir yolculuk için lütfen vapurun kapalı ve açık alanlarında sigara içmeyiniz" anonsunun üstüne kalktı ayağa. ve dışarı çıktı. adaya yanaşmak üzereydik, montumu giyme bahanesiyle ayağa kalktım ve kapının penceresinden dışarı baktım. evet, tahmin ettiğim gibi sigara içiyordu. (seni gidi yaramaz teyze seni!)
hazır ayaktayken, ayağa kalkmış birini yakalamaya çalışan 2 turiste (1 çift) yakalandım."hangi ada bu?" "burgaz." "prens adası hangisi?" gülmemeye çalışarak: "hepsi!" zavallılar, sanmışlar ki tek bir prens adası var. ben hepsi deyince afalladılar tabi, birbirlerine bakakaldılar bir süre, hangi adaya gitmeleri gerektiğine bakışarak karar vereceklermiş gibi. erkek olan döndü sonra "hangisi en güzeli?" dedi. güldüm yine. "ben burgaz'da yaşıyorum. tabi ki en güzeli burası diyeceğim." nihayet onlar da güldü. "ama büyükada ve heybeli daha meşhur ve büyük. siz bilirsiniz." teşekkür ettiler. ayrılırken seslendim "heybeli bundan sonraki, büyükada da ondan sonraki." indim vapurdan.
kavuştum adamla. evimin yolunu tuttum..
26 Şubat 2013 Salı
151 - Gelin, hepiniz gelin
bb: ne dersin ada, ada sevdasını bulaştırma çabalarımız işe yarıyor olabilir mi, hmm?
ada: somut çıktıyla gel bana.
bb: peki.. dün bir tanıdıktan şöyle bir mesaj aldım: "......buranın İstanbul'un keşmekeşinden çok sıkıldım. İlk fırsatta İstanbuldan kaçmayı bile düşünüyorum. Şimdi bu yaz .........'de son kalışım ve sakin huzurlu bir yere taşınıcam taşınırsam, adalar'da ikamet eden bir seni biliyorum, oralarda kiralık daire bulmak ne kadar mümkündür ki acaba?"
ada: sen ne dedin peki?
bb: ne demiş olabilirim!
ada: ee, gelecek mi?
bb: bilmiyorum. son bildiğim yazışmamızın üstüne bir sosyal ağda paylaştığı şu cümle: "Adalar'a tasinabilme ihtimalimi sevdim :)"
ada: aferin sana!
bb: eyvallah!
bb içses: aferinmiş! şımarık, ne olacak!
ada: duyuyorum seni.
ada: somut çıktıyla gel bana.
bb: peki.. dün bir tanıdıktan şöyle bir mesaj aldım: "......buranın İstanbul'un keşmekeşinden çok sıkıldım. İlk fırsatta İstanbuldan kaçmayı bile düşünüyorum. Şimdi bu yaz .........'de son kalışım ve sakin huzurlu bir yere taşınıcam taşınırsam, adalar'da ikamet eden bir seni biliyorum, oralarda kiralık daire bulmak ne kadar mümkündür ki acaba?"
ada: sen ne dedin peki?
bb: ne demiş olabilirim!
ada: ee, gelecek mi?
bb: bilmiyorum. son bildiğim yazışmamızın üstüne bir sosyal ağda paylaştığı şu cümle: "Adalar'a tasinabilme ihtimalimi sevdim :)"
ada: aferin sana!
bb: eyvallah!
bb içses: aferinmiş! şımarık, ne olacak!
ada: duyuyorum seni.
25 Şubat 2013 Pazartesi
150 - Felekten bir saat
basimda gunes, gozumde deniz, kulagimda kuslar.. bir sarki caliyor icimde: and i think to myself.. what a wonderful world..
24 Şubat 2013 Pazar
149 - Sebeb-i durgunluk
"bir süredir kısa kısa yazıyorsun bloğa, geçiştiriyorsun sanki" dedi arkadaşım. haşa! geçiştirmiyorum. ama evet uzun ve dolu yazamadığımın farkındayım. sebepleri, özrüm olsun: öncelikle son 2 haftadır fazla (fazladan da fazla) yoğundum. zamanımın çoğu çalışarak geçti.. sonra, çok yakın arkadaşlarımın babası ani ve ciddi bir ameliyat oldu. e dağıldık haliyle. aklımın bir köşesi onlara takıldı. kalan diğer köşeler ise, daha da yoğun geçecek mart ayını nasıl kotaracağımda.. iyi şeyler yok mu peki? var elbet. heyecanlar, güzel haberler, yeni bir şeyler de var.. hem hiç biri olmasa, ada var!
23 Şubat 2013 Cumartesi
148 - Sisin ardindaki sehir
havada sis var.. sis, gorunur bir duvar.. sis, istanbul'u göstermiyor adaya.. ne gunduz ne gece.. simdi daha uzak sehir.. simdi daha uzak ada.. simdi daha yalniz..
22 Şubat 2013 Cuma
21 Şubat 2013 Perşembe
146 - Huzur mimari
iyi ki dogdun evimizin sahibi, mutlulugumuzun mimari. iyi ki dogdun "iyi" adam.
en icten sevgilerimizle,
ada & bb
en icten sevgilerimizle,
ada & bb
20 Şubat 2013 Çarşamba
145. gün - Telemesaj
adanın bugün size bir mesajı var:
az önce bir sosyal ağda gördük bu resmi, ada çok beğendi. adaseverlerle de paylaş, dedi. paylaşıyorum:
ve senelerdir televizyon izlemeyen, evinde televizyonu olmayan biri olarak ekleyeyim: televizyonsuzluk huzurlu bir özgürlük.
19 Şubat 2013 Salı
18 Şubat 2013 Pazartesi
143 - Bilmedigin bilmedigin
_biliyor musun ada, her seyi bildigini sanan insanlar var.
_hadi canim! deli mi onlar?
_hmmm. oyle de denebilir.
_aman benden uzak olsunlar!
_hadi canim! deli mi onlar?
_hmmm. oyle de denebilir.
_aman benden uzak olsunlar!
17 Şubat 2013 Pazar
142 - Degil
_geldik, dedi kucuk kiz.
_yok kizim, bu bizim ada degil, dedi annesi.
benim adam da degil, dedim.. icimden..
_yok kizim, bu bizim ada degil, dedi annesi.
benim adam da degil, dedim.. icimden..
16 Şubat 2013 Cumartesi
15 Şubat 2013 Cuma
140 - Ses dalaşı
martılar ve rüzgar dalaşır bazen adada. birbirlerinin sesini bastırmaya çalışırlar. bugünün kazananı: rüzgar.. üzülmeyin martılar, sıra size de gelecek..
14 Şubat 2013 Perşembe
139 - Yumurta zili caliyor
son gunlerde ilgilenemedigim adamdan, tadamadigim "hic bir sey yapma" anlarindan, okuyamadigim kitaplardan, izleyemedigim filmlerden, dogru durust bir sey yazamadigim blogdan ve takipcisi arkadaslarimdan ozur dilerim. bir gun, kapiya dayanmadan pisirmeyi ogrenecegim su yumurtayi, soz!
13 Şubat 2013 Çarşamba
138 - Dingin
bu sabah adam.. bu sabah deniz, martılar, köpekler, kediler, 11 vapurunu bekleyen insanlar..
12 Şubat 2013 Salı
137 - Heba
ve güzel havalı bir ada günü daha, kapı dışına çık-a-madan, çalışarak heba edilmekteydi..
11 Şubat 2013 Pazartesi
136 - Ada yaraticiligi
ada bugun mutsuz:
_sabahtan beri sunlara bakiyorsun. bunaldim. biraz da bana bak.
_dur ada, dagitma dikkatimi. yaratici bir sey bulmam lazim.
_iyi ya, bana baktikca yaraticiligin artacak. oyle okumamis miydin gecen; denize goge bakmak, ucsuz bucaksiz goruntuler yaraticiligi tetikliyordu hani?
_hmmm.
_sabahtan beri sunlara bakiyorsun. bunaldim. biraz da bana bak.
_dur ada, dagitma dikkatimi. yaratici bir sey bulmam lazim.
_iyi ya, bana baktikca yaraticiligin artacak. oyle okumamis miydin gecen; denize goge bakmak, ucsuz bucaksiz goruntuler yaraticiligi tetikliyordu hani?
_hmmm.
10 Şubat 2013 Pazar
135 - Huzura 5 kala
yagmurun ardinda bir ada var, goruyor musunuz? daha gorunce bile, sizin de icinizi sariyor mu huzur?
9 Şubat 2013 Cumartesi
8 Şubat 2013 Cuma
133 - 18:40 bostanci motoru
motorda benden baska kadin yok. adali kadinlarin aksam ezanindan sonra sehre inmesi yasakmis mesela..
(adanin sesini duyar gibiyim uzaklardan: kadin ya da erkek, akli olan adayi birakip sehre gitmez. hele de bu havada. "hey kaptan efendi, soyle guzel guzel salla motorunu olur mu? icinde kasinanlar var.")
(adanin sesini duyar gibiyim uzaklardan: kadin ya da erkek, akli olan adayi birakip sehre gitmez. hele de bu havada. "hey kaptan efendi, soyle guzel guzel salla motorunu olur mu? icinde kasinanlar var.")
7 Şubat 2013 Perşembe
132. gun - 09:05 okuma seferi
adada yasamanin guzelliklerinden biri daha: vapurda uzun uzun kitap okuma firsati _deniz sakinse tabi. (ne kadar uzun sorusunun cevabı: Kadıköy'e gidiyorsanız 45-50; Kabataş'a gidiyorsanız 60-65 dakika)
6 Şubat 2013 Çarşamba
131 - Sufleeeee
adada yasamanin zorluklarindan biri daha: yemeksepeti kapsama alaninda degil. daha dogrusu bir adali olarak yemeksepetinin kapsama alaninda degilsiniz. oyle eskisi gibi dilediginiz saatte caninizin diledigini yiyebilmeye son! napalim, caniniz da olur olmaz saatlerde sufle cekmeyiversin canim!
5 Şubat 2013 Salı
130 - Biliyorum, ayip ediyorum
_ne yapiyorsun?
_bence bilmek istemezsin.
_istiyorum.
_emin misin?
_evet.
_peki.. adada harika bir bahar havası var bugün.. dışarıda oturmuş, nazlı bir gelin edasıyla süzülen denizi, ona kur yaparcasına dans eden martıları izliyor; doğanın sevgi melodilerini dinliyorum. öyle güzel ki! nasıl desem.. hmm.. huzur gibi bir şey galiba.
_kapatıyorum telefonu.
_bence bilmek istemezsin.
_istiyorum.
_emin misin?
_evet.
_peki.. adada harika bir bahar havası var bugün.. dışarıda oturmuş, nazlı bir gelin edasıyla süzülen denizi, ona kur yaparcasına dans eden martıları izliyor; doğanın sevgi melodilerini dinliyorum. öyle güzel ki! nasıl desem.. hmm.. huzur gibi bir şey galiba.
_kapatıyorum telefonu.
4 Şubat 2013 Pazartesi
129 - Sıradan bir gün
bazı arkadaşlarım buraya ada bloğu yerine ada günlüğü demeyi tercih ediyor. haksız da sayılmazlar, ne de olsa her gün, o güne dair bir şey yazıyorum. (hiç bu kadar istikrarlı günlük tutmamıştım; aslında hiç tam anlamıyla bir günlük tutmadım.) madem günlük diyorlar, bugün gerçek bir günlük yazısı olsun, ne dersiniz?
sevgili günlük,
sabah uyandım. dün akşam bende kalan arkadaşlarımı uğurladım. suyu ısıttım, kahveyi demledim. kahve olana kadar mutfağı topladım. bilgisayarı açtım. kahvemi içtim. yatakları topladım, nevresimleri değiştirdim. kirlileri makineye koydum, çalıştırdım. bilgisayarın başına geçtim, kendimi çalıştırdım. ara verdim. kahve sigara.. çalışmaya devam ettim. makine durdu, çamaşırları astım. kalan çamaşırları makineye koydum, çalıştırdım. masaya oturdum, çalışmaya devam ettim. kalktım aniden, kitabı aldım kütüphaneden. dur dedim, bir de kahve yapayım, keyifli olsun. kahve oldu. kahvemi aldım, ve sigaramı ve çakmağımı, bir de kitabı. arka bahçeye çıktım. ateş yaktığımız küçük mangalı ortaya çıkardım. kitaptan bir sayfa yırttım, çakmakla tutuşturdum ucunu, attım mangala. alev aldı.. bir sayfa, bir sayfa daha.. sonunda tüm kitap alevlenip yanmaya başladı. oturdum ateşe doğru, yaktım sigaramı, kitabın yanışını izledim. (kahve de güzel olmuştu hani.) kitap yandı bitti kül oldu (gerçek anlamıyla kül!). kahvem de bitti bu arada. topladım pılımı pırtımı, içeri döndüm. bilgisayarın başına oturdum. mailler okudum, mailler sildim. ikinci parti çamaşırın yıkanması da bitti, makineyi boşalttım, çamaşırları astım.. acıktığımı fark ettim. kahvaltı hazırladım - simit, peynir, domates. kahvaltı ettim (adının kahvaltı olması için illa sabah yapılması gerektiğini kim söylemiş?). çalıştım.. sonra uzandım koltuğa, kitap okudum.. kapattım kitabı, gözümü kaldırdım, denizi izledim. izledim, düşündüm.. düşündüm, izledim. bir şeyler yazasım geldi, kalktım, bilgisayarın başına geçtim. yazma iştahım kaçtı, vazgeçtim. ama yine de biraz daha zaman bilgisayarla geçti.. sonra birazı sessizlik ve manzarayla.. birazı da telefonla.. mutfağa gittim, yemek hazırladım - dünkü menünün kalanları. yemeğimi yerken film izledim (tanrı seni korusun Tarantino!). film bitti. ve şimdi gün de bitmek üzere..
işte böyle günlük.. sıradan bir gündü gördüğün gibi. ufacık miniminnacık bir farkla; bugün bir kitap yaktım (ben!). ve alevleri izlerken düşündüm, insanların sıradan bir günde, günlük rutinlerinin arasında, nasıl soğukkanlılıkla cinayet işlediklerini...
iyi geceler günlük..
sevgili günlük,
sabah uyandım. dün akşam bende kalan arkadaşlarımı uğurladım. suyu ısıttım, kahveyi demledim. kahve olana kadar mutfağı topladım. bilgisayarı açtım. kahvemi içtim. yatakları topladım, nevresimleri değiştirdim. kirlileri makineye koydum, çalıştırdım. bilgisayarın başına geçtim, kendimi çalıştırdım. ara verdim. kahve sigara.. çalışmaya devam ettim. makine durdu, çamaşırları astım. kalan çamaşırları makineye koydum, çalıştırdım. masaya oturdum, çalışmaya devam ettim. kalktım aniden, kitabı aldım kütüphaneden. dur dedim, bir de kahve yapayım, keyifli olsun. kahve oldu. kahvemi aldım, ve sigaramı ve çakmağımı, bir de kitabı. arka bahçeye çıktım. ateş yaktığımız küçük mangalı ortaya çıkardım. kitaptan bir sayfa yırttım, çakmakla tutuşturdum ucunu, attım mangala. alev aldı.. bir sayfa, bir sayfa daha.. sonunda tüm kitap alevlenip yanmaya başladı. oturdum ateşe doğru, yaktım sigaramı, kitabın yanışını izledim. (kahve de güzel olmuştu hani.) kitap yandı bitti kül oldu (gerçek anlamıyla kül!). kahvem de bitti bu arada. topladım pılımı pırtımı, içeri döndüm. bilgisayarın başına oturdum. mailler okudum, mailler sildim. ikinci parti çamaşırın yıkanması da bitti, makineyi boşalttım, çamaşırları astım.. acıktığımı fark ettim. kahvaltı hazırladım - simit, peynir, domates. kahvaltı ettim (adının kahvaltı olması için illa sabah yapılması gerektiğini kim söylemiş?). çalıştım.. sonra uzandım koltuğa, kitap okudum.. kapattım kitabı, gözümü kaldırdım, denizi izledim. izledim, düşündüm.. düşündüm, izledim. bir şeyler yazasım geldi, kalktım, bilgisayarın başına geçtim. yazma iştahım kaçtı, vazgeçtim. ama yine de biraz daha zaman bilgisayarla geçti.. sonra birazı sessizlik ve manzarayla.. birazı da telefonla.. mutfağa gittim, yemek hazırladım - dünkü menünün kalanları. yemeğimi yerken film izledim (tanrı seni korusun Tarantino!). film bitti. ve şimdi gün de bitmek üzere..
işte böyle günlük.. sıradan bir gündü gördüğün gibi. ufacık miniminnacık bir farkla; bugün bir kitap yaktım (ben!). ve alevleri izlerken düşündüm, insanların sıradan bir günde, günlük rutinlerinin arasında, nasıl soğukkanlılıkla cinayet işlediklerini...
iyi geceler günlük..
3 Şubat 2013 Pazar
128 - Meksika adada
adada misafir agirlamaya ve misafirlerime yemek yapmaya bayiliyorum, farketmissinizdir. bu zevke yeni bir renk katalim diyerek, temali sofralar turunu acmis bulunuyorum. bu aksamki misafirler meksika mutfagiyla bulustu. bakalim bir sonrakileri bekleyen ne..
2 Şubat 2013 Cumartesi
127 - Ada nufusu 1 artti
musaadenizle size yeni bir adaliyi tanistirayim. bir hediye, bir ev arkadasi, bir koruyucu, bir kopek sevdirici, bir ic cocugu takdir simgesi.. 2 gundur adada.. inanmazsiniz ama konusuyor.. valla! ama korkarim kendini papagan zannediyor cunku ben ne dersem onu soyluyor.. bir gun bu kisilik bolunmesinden siyrilacagini kendi ozgun kimligiyle butunlesecegini umuyorum.. turlu turlu sesler de cikariyor ayrica. yapamadigi tek sey var, o da havlamak!! kopek olduguna inansin diye havlamayi dusunuyorum; nasil olsa aynisini yapacak.. adi mi? var tabi ancak sadece kendisini ziyarete gelip yuzyuze tanisacaklara lutfedecekmis adini.
hamis: ada da pek sevdi yeni arkadasi. durup durup "konustur bakayim sunu" diyor, sonra katila katila guluyor. hep birlikte egleniyoruz velhasil.
hamis: ada da pek sevdi yeni arkadasi. durup durup "konustur bakayim sunu" diyor, sonra katila katila guluyor. hep birlikte egleniyoruz velhasil.
1 Şubat 2013 Cuma
126 - Ah kollarim!
"adada yasamak kas yapmanizi saglar" derken kastettigim iste buydu. hepsini vapura kadar ben tasidim! seneye agirlik kaldirma dalinda olimpiyatlara katilabilecegim bu gidisle.
dua edelim de inince fayton olsun! yoksa posetlerin gorunmez ayaklarinin ortaya cikmasini umacagiz.
dua edelim de inince fayton olsun! yoksa posetlerin gorunmez ayaklarinin ortaya cikmasini umacagiz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











