27 Şubat 2013 Çarşamba

152 - 152. günün hikayesi

sabah evden çıktım..

iskeleye yürürken (ve aynı anda nefes almaya çalışırken) bir an aklımdan geçmiş bulundu: "tramvay filan olsaydı bari!" o an iğrendim kendimden. imha ettim fikri. özür dilerim.

yukarı sokakları bugün süleyman abi değil, başkası (gençten biri ve kulaklıklı) süpürüyordu. neden, bilmiyorum..

salman abi'ye (adanın nalburu) uğradım. dün eve usta göndermişti bir iki ufak iş için. "borcum ne kadar", "istediğini ver, istersen hiç verme" zor oldu ama anlaştık sonunda. "hayırlı işler"imize doğru ayrıldık.

bakkala (pardon market - market mustafa) uğradım. çünkü alışveriş bizde şöyle işliyor: telefonla sipariş verdiğinizde ödeme yapmıyorsunuz, yazıyorlar hesabınıza. sonra bir ara uğrayıp hesap kapatıyorsunuz. bildiğiniz veresiye! bugün ben de birikmişleri temizleyeyim dedim ve gittim. bakkalın sahipleri 3 kardeş. en büyüğüyle ilk taşındığım zaman tanışmıştım. o da ilk zaman sorularımla tanışmıştı mecburen: köpekler bir şey yapar mı? adada yalnız yaşamak tehlikeli mi? fayton hep var mı? kışın çok mu zor? vs vs... hepsine cevap vermişti sağolsun. sonra da hiç rastlaşmamıştık tekrar. bugün görünce sordu: "iyi geçti mi ada kışı?" cevap verdim: "geçmedi ki daha. ama şükür diyelim."

genelde ben ve bineceğim vapur iskeleye eş zamanlı yanaşıyoruz, malum. bugün bir değişiklik yapıp, ben önce vardım (e hadi, tebrik edin!) ve ergün'de kahvaltı ettim. (ergün pastanesini ve muhteşem kol böreğini daha sonra özel olarak anlatayım, olur mu?)

kahvaltı ederken carlos'u gördüm. pas vermedi, bozuldum.. (şimdi siz carlos'un kim olduğunu da merak edersiniz. tanışacaksınız, sabırlı olun.)

11:00 kadıköy-kabataş vapuruna bindim. kitap okudum. 2 kez telefonla konuştum. biri iş, biri arkadaş sohbeti. ikincisini kapattıktan sonra, montumu giymiş inmek üzereyken karşımdaki amca: "adaya misafir geldin galiba?" "yo, adada yaşıyorum." "yeni demek ki." "niye ki?" "adada yaşayanlar bu kadar neşeli olamaz!" işte şimdi neşelendim! "hep neşeli değilim, merak etme." dedim. dedim ama aklımın bir köşesinde takılı kaldı cümle: adada yaşayanlar neşeli olmaz. hmmm......

iskele civarında olması gereken dükkanlardan daha önce bahsetmiştik. market, yeme-içme yerleri gibi.. bunlardan biri -ki gerçekten önemli biri- de kuaför. çünkü adada kışın kuaför yok! e kadın bir adalıysanız arada kuaföre ihtiyacınız oluyor haliyle. (bu bölüm sadece kadın kariler içindir, erkek kariler bir sonraki paragrafa sıçrayabilir) biliyorsunuz, kadınlar için hassas konudur kuaför. tek bir kuaförü vardır her kadının - "benim kuaförüm" dediği. o kuaförde çalışanlar güvenini kazanmıştır, ne istediğini ne istemediğini bilir. ayrıca hijyen de önemlidir. bu nedenle öyle her kuaföre gidilmez. ben de sıradan bir kadın olarak manikür, saç kesimi gibi hassas işlemler için hala kendi kuaförüme (moda'da) gidiyorum. ama adada yaşamaya başladıktan sonra fön gibi daha basit işler için tanımadığım, bilmediğim kuaförlere de _zorunlu olarak_ güvenmeyi öğrendim. bir kaç deneme sonunda kadıköy'de ve bostancı'da iskelelere yakın ve düzgün birer kuaför buldum. kabataş'taki ilk denemeyi ise bugün gerçekleştirdim. iskeleye çok yakın olmasa da, dünyanın en yavaş ve en kötü (üzgünüm ama öyle) fön çeken ustalarından birini barındıran bir yer buldum. sonraki denemelerde diğer ustalar denenecek artık. diğer ustalar da sonuç vermezse, yeni kuaför aramalarıyla devam eder denemeler.

kuaförden çıktım, starbucks gördüm, tahrik oldum. neyse ki hala zamanım vardı. oturdum, kahvemi içtim. (adalılar -ve ergün ve nadir- nefret edecek benden ama, evet, adada starbucks olsun istiyorum.) bu arada 4 telefon konuşması yaptım: 2 arkadaş - 2 iş. biriyle adadan bahsettik, ada bloğumun adresini verdim. telefonu kapattıktan sonra ben işime döndüm ama korkarım o işine dönemedi. bütün gün bloğu okudu, okudukça bana mesajlar attı, mutlu etti. (bu yazıyı da okuyacak, okurken kendini anlayacak. "hoşgeldin aramıza, ada ve ben bekliyoruz seni ilk fırsatta!")

tramvaya bindim, cağaloğlu'na gittim. hala vaktim vardı. kitapçılar gördüm, yine tahrik! birine girdim. evde okunmayı bekleyen bir dolu kitap olmasına rağmen bir kez daha yenildim, kitaplar aldım, yine neşeli oldum. (hay allah!)

toplantıya girdim.
toplantıdan çıktım.

tramvaya bindim, kabataş'a gittim. hayal ettiğim: vapur saatine kadar rahat rahat yemek yemekti. gerçekleşen: 1 saat boyunca telefonda konuşmak oldu. üst üste, farklı farklı kişilerle ve hep iş! (ağzımda bir şey olduğunu karşımdakine çaktırmadan konuşmaları sürdürmek hayli zor oldu.)

16:30 vapuruna bindim. çaycı çocuğa sordum: "priz var mı bir yerlerde?" çünkü telefonumun şarjı bitmek üzereydi ama işle ilgili telefonlar gelmeye devam edecekti, emindim. "arka salonda var". hiç huyum olmadığı halde şarj aşkına arka salona geçtim. iki tane priz buldum, iki tane çalışmayan priz. olan şarj yetsin allahım, dualarıyla oturdum. bir ara çaycı geldi, "çalışmıyor bu prizler" dedim. "taktınız mı?" "evet taktım ve çalışmıyor." "çalışmıyor demek ki." ne diyeceğimi bilemedim, güldüm.

sabahki ve şimdiki vapurda aynı küçük çocuk vardı, aslında kendisi canlı taklidi yapan kurulmuş bir oyuncak bebek bence: yürürken susuyor, oturttuğunuz anda başlıyor ağlamaya. bu nedenledir ki, bir annesi, bir babası, çocuğun elinden tutup vapurun içinde volta attılar yolculuk boyunca. bir ara yemek yedirdiler: anne yediren, baba elindeki oyuncakla dikkati dağıtan rolünde (klasik kadın erkek rolleri - volta atanın da daha çok kadın olduğunu söylememe bilmem gerek var mı?) çocuk güzeldi yine de, her çocuk gibi.

ben, yeni kitaplarımdan birini seçmiş okuyordum bu arada; daha önce hiç okumadığım nobel ödüllü bir yazar: jose saramago. neden onun kitabını aldığımı kitabın adını öğrenince anlayacaksınız. işte geliyor: bilinmeyen adanın öyküsü!! incecik bir kitap, sıcacık bir öykü. daha kınalı'ya varmadan bitti bile. (tavsiye edilir. ve yazar okunacaklar listesine eklenir.)

yan sırada 3 kadın vardı - vapura bindikleri andan itibaren örgü örmekte olan 3 kadın. aynı iple (kopkoyu bir yeşil) ayrı örgüler. sanki ördükleri parçalar birleşecek de bir bütünü oluşturacak. biri ayağa kalktı, en yaşlıları ve başı örtülü ve gözlüklü olan. tam "sayın yolcularımız, güvenli ve rahat bir yolculuk için lütfen vapurun kapalı ve açık alanlarında sigara içmeyiniz" anonsunun üstüne kalktı ayağa. ve dışarı çıktı. adaya yanaşmak üzereydik, montumu giyme bahanesiyle ayağa kalktım ve kapının penceresinden dışarı baktım. evet, tahmin ettiğim gibi sigara içiyordu. (seni gidi yaramaz teyze seni!)

hazır ayaktayken, ayağa kalkmış birini yakalamaya çalışan 2 turiste (1 çift) yakalandım."hangi ada bu?" "burgaz." "prens adası hangisi?" gülmemeye çalışarak: "hepsi!" zavallılar, sanmışlar ki tek bir prens adası var. ben hepsi deyince afalladılar tabi, birbirlerine bakakaldılar bir süre, hangi adaya gitmeleri gerektiğine bakışarak karar vereceklermiş gibi. erkek olan döndü sonra "hangisi en güzeli?" dedi. güldüm yine. "ben burgaz'da yaşıyorum. tabi ki en güzeli burası diyeceğim." nihayet onlar da güldü. "ama büyükada ve heybeli daha meşhur ve büyük. siz bilirsiniz." teşekkür ettiler. ayrılırken seslendim "heybeli bundan sonraki, büyükada da ondan sonraki." indim vapurdan.

kavuştum adamla. evimin yolunu tuttum..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder